KAHTA GÜNDEM GAZETESİ

Yazar Sadıkoğlu ile Okunacak Bir Röportaj

“Kahtagundem.com” web sitesi olarak “Leküm Dinleyici Veliyedin” adı ile ilgili 6 ciltlik eseri ile adını duyuran ünlü Eğitimci-Yazar Muhammed Rıdvan nasıl başladığını, bu yıl kaleminden neler çıkacağını ve bundan sonra neler yapacağınızı biz sorduk, Sadıkoğlu cevapladı. Sonuçta okunacak bir röportaj ortaya çıktı.

Kahtagundem:  Klasik olacak ama “Kimdir Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU?” diye başlayalım mı?

Sadıkoğlu:  1973 doğumluyum. Uzun yıllar Eğitimcilik ve Eğitim Yöneticiliği yaptım. Sanırım 11 yıl Adıyaman İli Kahta İlçesi, 6 yıl da Diyarbakır Merkez’de görev yaptım. Oturup koşulları eleştirmek yerine “ne yapabilirim?” gayreti ile mücadele verdiğim zaman ve muktedirlerinin damarına bastığımız için bu çabalarımız ilkin ödüllendirildi sonra tecziye edildi. Bu da eğitimcilik mesleğinden soğuttu ama o ruhu tabi ki öldüremedi. Akabinde pedagoji okudum. Benzeşim edeceğe de benziyor. Zira ısrarla “insanın insana emanet bunun” motifi de sanırım bu neden çok fazla işliyor ve dimağlarda yer bırakmaya çalışıyorum. Zira insanı “emanet” olarak algılarsanız diğer dinsel ve ahlaki motifler kendiliğinden oluşacaktır.

Kahtagundem:  Biz sizi daha çok “dinsel motifleri işleyen biri olarak” tanıyoruz?

Sadıkoğlu:  Sosyal medyada evet. Zira bu konuya merakım 12 yıl önce başladı. “Allah’ın gönderdiği din bu olamaz” sorgusuyla başladı herşey ve o gün bugündür bu konudaki sorular sağana mı altında ıslanıyoruz. Okumaya, araştırmaya ve bu yönuda mümkün mertebe seçilir gayret ediyorum. Okumayan bir toplumda “gelenek” kavramını yıkmak zor olsa da bu konuda inanıyorum. Zira bu konuda katedilmesi gereken çok fazla yol var.

Kahtagundem:  Kaç eseriniz var?

Sadıkoğlu:  Araştırma İnceleme bazında 7 kitabım var. Bunların 6 sı “Leküm Dinlenir Veliyedin” adı altında 6 cilt halinde Serüven Yayıncılık’tan çıktı. Bu 6 ciltlik eser daha çok “yanlış anlaşılan” İslami değerlere yönelik tartışma konusu inceleme ve inceleme şeklinde. Sanırım 3280 sayfa idi. “Kur’an islamı’na göre KADIN” adlı inceleme de aynı çatı altında yayın hayatına başladı. Orda da “toplumun anası” olan Kadın’ın cinsiyetinin ataerkil bir toplum yapısı üzerinden uğradığı dejenerasyonu gözler önüne serme gayretinde oldum. Son olarak da okuyucu kitlesinden gelen talep üzerine “roman” dedik ve “Diriliş” e başladık. Karina Yayınevi’nin çatısı altında “ilk romanımız” olarak çalışmalarımız arasına eklendi.

Kahtagundem:  Neden ilmi kitaplar yerine “roman” peki?

Sadıkoğlu: Az evvel de arz ettim. Okuyucu ve takip kitlesinin bu konuda baskısı çok oldu. Zordur okumayan bir toplumda özellikle ilmi kitapları okutabilmek. Ama roman olunca mevcut gerçeklikleri çok daha kolay okuyucularınızı sunabiliyorsunuz. Zira okuyucu “can alıcı” noktaları yakalayabiliyor ve siz de vermek için lütfen belirlediğiniz kurgu dahilinde sunabiliyorsunuz. Özellikle toplumsal olayların kurgulanması çok zor değil. Bu kurguların içerisine dinsel ve ahlaki sınıf yerleştirebilme becerisini elde etti. Malumunuz kitap yazmak tıpkı nakış işleri gibi harf harf, kelime kelime, cümle cümle ortaya çıkan bir çalışma.

Kahtagundem:  Peki ilk romanınızın adı neden DİRİLİŞ?

Sadıkoğlu:  Bu reklam altında çok eser var. Kur’an ve Muhammedi hak ve hakikatlerin nasıl olduğu dirilttiğine şahit olunsun istedim. Zaten içerik olarak da işlenen ana tema “ölmüş yüreklerin” şahit olunan olaylar silsilesinde sıfırlama vicdan yansımayı ortaya çıkarmasıyla çalışır. Kendi hayatımından da kareleri belki bunun için serpiştirdim edilmiştir yere. Zira “hayatlara dokunabilirseniz” beyinlerde “niçin, nasıl, neden” sorularının fitilini ateşlemiş olursunuz.

Kahtagundem:  “İlk Roman” olması nedeniyle aldığınız tepkiler nasıl oldu?

Sadıkoğlu:  diylanim. Zira önemli olan yazmak değil, yazdıklarınız için zihninde uyandırdığı enerji. Çıktığınız yolda hedefinize çalışıyoriliyor, kitabınızla buluşan okuyucunun hayatına “renk” katabiliyor; onun dimağında “tat” “düşündürmeye” başlayabilecektir zaten başarmışsınız. Kullandığım lirik dil gerekli bana değil toplumsal gerçeklere ayarlı. Toplumun kanayan yaralarına tuz basmak yerine onları ön plana çıkarmak ve toplumun önüne koyabilmek. Asıl hedefim bu sanırım ki az evvel de arz ettim yapılan dönüşler bunu neden -nisbi de olsa- başardığımızı gösteriyor.

Kahtagundem:  Yani Roman okumak devam?

Sadıkoğlu: Sanırım evet. İlk emri “oku” olan bir yemek müntesibi olan bizler yazık ki okumuyoruz ve böylesi okumayan bir toplumda ciltler dolusu kitaplar bişey ifade etmiyor. Alınsa da raflarda tozlanmaya mahkûm bırakılıyor. Ama dokunma “şansını elde ettik. Bu yönüyle mevcut hakikatleri ilmi yönünde ağırlıklı roman olarak üretmeye inşallah devam edeceğiz. Bu şekilde hem hayatlara dokunacak ve hem de insanlar yaşantılarında, zihinlerinde sorgulamalar yaptırma çabası içinde asıl dirilmenin içerisine yapacağı hicret ile mümkün olduğu temasında bundan sonraki çalışmalarda da mümkün mertebe içindir devam edeceğim. Çünkü toplumsal bazda bakışı “nefis” olarak müthiş bir doygunluk seviyesine eriştik ama manevi dinamikleri yitirdik. Bugün 40 ahhh “ahhh” eskiye dair derin ve tarifi imkansız bir özlemle işitiyorsunuz. Eğer biz geçmişten çalışırken bizim dinsel terminolojiyi ahlaki kullanabilmek için katara geleceğe aktaramazsak bu serzenişler daha da derinleşecek ve toplum buhrana sürüklenecektir kanaatindeyim yazık ki. Zira bir toplumu bir araya getirme “biz” kavramına neşter vurularak kullanılmaktadır bugün kapital dinine endeksli olarak sadece kengi.

Kahtagundem:  Yazarlık öğrenilecek birşey midir? Eğer öyleyse Siz nasıl öğrendim?

Sadıkoğlu:  Yazar olunamayacağını öğrenene kadar yazarlığın ne olduğu tabii ki öğrenilebilir. Ben hâlâ bu bilginin peşindeyim, bunun öğrenebildiğimi söyleyemem. Ama ısrarla “okumak” diyorum. Okudukça kayboluyorsunuz ve yepyeni dünyalara adım basmak gibi bir lükse sahip oluyorsunuz. İlmi, edebi, tarihi, psikolojik, pegagojik, sosyolojik ne olursa olsun sadece okumak. Belli bir kelime hazinesine kavuştuğunuz zaman, sanırım yazmak da bir dürtü olarak gösterir kendini. Çünkü düşüncelerinizden “yazmak” dışında başka türlü kurtulma şansınız kalmıyor. Yazdıkça da daha çok okuma isteğini şiddetle arzuluyorsunuz, kelimeler ve sözlük beyninizde adeta cenge tutuşuyor ve düşünüyorum ifade edebilmenin tek yolunun

Kahtagundem:  Kendinizi yazmak için şartlandırır mısınız? “Günde şu kadar yazmalıyım” gibi; yoksa fikirleriniz geliştikçe mi yazarsınız?

Sadıkoğlu:  Hemingway’in bu biriyle ilgili çok hoşuma giden bir sözü var; “Yazmakta bir şey yok, sadece daktilonun başına oturacaksın ve kanayacaksın” der. Ama az evvel de arz ettim okumak bu işin gıdası. Şartlandığım tek şey, “günde şu kadar okumalıyım,” konusudur. Yazmaksa, önceden hiçbir semptomu olmayan bir hastalık belirtisi. Gelir, gider. Ne oldu bana, dersiniz. Önünüzde bir kitap duruyordur. Sonra da ortaya çıkan günlerce irdeler; defalarca okur ve toplumun ruhuna uydurma çabası içine girersiniz. Eğer biçtiğiniz elbise toplumun değerlerine uyarsa ne ala zevkine doyum olmuyor ama olmazsa da bu kez elbise dar gelmesin, geniş durmasın çabası içinde günlerce efor sarfediyorsunuz.

Kahtagundem:  Yeni eserler okumaya devam öyleyse?

Sadıkoğlu:  Toplumsal bazda kanayan çok yaramız var ama bu yaralara göre dokunmadıkça dönüp bakmayan, insani meleklerini ısrarla örtmeye çalışan koca bir yığın haline geldik. “İzinin de izine karıştığı” bir dönemden geçiyoruz. Savaş ve arada kalmak değil sanırım taraf olmak ve safını oynamak gereklidir; buradan hareketle biz de tarafımızı haktan, hukuktan, adaletten taraf kullanır ve “insanın insana emanet içindir” gerçeğinden yola çıkarak kalemimizle haykırma yolunda yontuyoruz.

Kahtagundem:  2017 de ne çıkacak kalemlerinizden?

Sadıkoğlu: Özellikle Suriye Savaşı ve Suriyeli mültecileri konu alan yeni bir roman çalışması içindeyim. Kaybolan ve ertelenen hayatlara dair trajediye kendi lirik kalemimizle ruh verme gayreti içinde olacağız tabi yine dini, vicdani motiflerle; okuyucuların ruhlarına ve hayatlarına dokunma çabası içinde. “Geceye Bir Güneş Çizdim” adını verdiğim bu adına satır satırı ilerliyoruz. “Kerbela” trajedisinin tarihi serencamdan kopmadan halini sunma gayretim var.

Kahtagundem: Neden “İslam’ın Kırdığı Mekan”?

Sadıkoğlu: “doğru” olarak benimseye alışkın, araştırmayı sevmeyen, belki de kaba bir tabirle “gerçeklerle yüzleşmekten ürken” bir toplumuz. Evet, İslam tarihine bakabilir elindeki Kur’an mushafı ile dünyaya meydan okuyan bir dinin müntesibi sahabiler ile bugün aynı kitaba iman olduğu veya bu iddiada bulunmuş İnandığımız kitap aynı ise ki aynı; bu kitapta görmek yoksa ki içeriğinin koruyucusu ayetle sabit öyleyse bizde ve inancımızda sorun var. Bu sebep Kerbela hadisesini tarihin tozlu raflarından alıp oradan günümüze görelacak derslerin müşahade gidiyor; bugünkü geri kalmışlığın asıl sebebinin orda aranması içindir inancını taşıyorum. Hedefindeyim. Hedefindeyim. Zira Kerbela anlaşılmadan bugünkü İslam hezeyanını anlamak mümkün değildir.

Kahtagundem: Son olarak söylemek istediklerinizi alabilir miyim?

Sadıkoğlu: Çünkü içimiz acıtan ve kanayan çok yaramız var ama sanırım en büyük yaramız cehlimiz ve bunun farkında olmayışımız. 235. Sırasında. Oysa bu dinin, bu kadim inancın ilk emri “oku” idi. Okumadan vicdani melekeleri olgunlaştıramaz, ahlaki parametrelere ulaşamaz ve yerimizde debelenir dururuz. Bizim artık 21. Yüzyılın para biriminin dolar, euro, lira değil de parlak ve özgür fikirler olduğunu kabul etmemiz şart. E okumadan da özgürce düşünebilir, ne parlak fikirler üretebilir. Milletin mesaisi bitsin diye dakika sayıp sonra koşa koşa TV ekranıına yayılıyor bir coğrafyada yaşıyoruz maalesef. Haykırma gayretimize devam edeceğiz inşallah. Vakit ayırdığınız teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.

RÖPORTAJ: “kahtagundem.com” giyen Haci BOZKURT – TEL: 0505 356 22 45

 


 

TÜRKİYE AKTÜEL GAZETESİ

Merhaba hocam, öncelikle röportaj isteğimi kırmadığınız için teşekkürü borç biliyorum. 

1) Yazarak iyileştirmeye ve insanlara dokunmaya karar verme sürecinizden bahseder misiniz?

Öncelikle böyle bir fırsatı yaratma nezaketiniz için ben teşekkür ederim.

Yazar olunur mu bilmiyorum. Zira okuma oranı yüzde ikilerde olan ama her gün yaklaşık iki yüz yeni kitap basılan bir toplumda yaşıyoruz. Ben kendi adıma tarihinden sanatına, ait olduğu manevi dinamiklere ve sahiplik yaptığı köklü terminolojiye kadar bu kadar zengin bir coğrafyada doğmuş olmanın aslında başlı başına bir şans olduğuna inanan biriyim. Bu inanç içinde de yıllar önce başlayan içsel yolculuğumda sanırım ilkin kendimi ve varlığımı keşfettim. Adına teknoloji çağı koyduğumuz ve her tarafımızı “bilgi” kelimesinin kapladığı günümüzde “gerçek bilgi” ye ulaşmak çok zor olsa da okudukça bu ayrımsamak durumunu yaşayarak “gerçeğe” ulaşıyor, hemen her çiçeğe konarak topladığınız özlerle kendi balını yapmaya başlıyor ve bu değerler silsilesi içinde en büyük kutsal olan “insan” a ulaşıyorsunuz. Aynı coğrafyada yaşayan, aynı çağın göğsünden süt emdiğiniz, aynı ortak paydalara sahip olduğunuz, aynı acılara ağlayıp aynı sevinçlerle huzura erdiğiniz bir toplumda da “yürek ülkesi” ne hicret etmek zor olmuyor ve frekansını yakaladığınız her insanın gönül teline dokunabilir hale geliyorsunuz.

2) Türkiye genelinde bir yolculuğunuz söz konusudur. Seminerleriniz, imza günleriniz ve bütün bu etkinliklerde buluştuğunuz ve dokunduğunuz insanları gözlemlerken en çok karşılaştığınız sorun nedir?

17 il, 178 ilçede yaklaşık 400 bin gencimizle buluşabilme şansını yakalayabildiğimiz için tatlı bir huzur var yüreğimin derinliklerinde ve çabamız ile nasip olursa ülkenin tamamını bu şekilde karış karış gezme amaç ve çabası içindeyiz. Karşılaşılan çokça soru ve sorun var aslında. Ama ben müsaadenizle bunlardan sadece üçünü ele alacağım.

İlk olarak aklıma gelen yönetim anlayışımızda var olan sıkıntıdır.

Sıkıntı diyorum çünkü biz yönetimi “hizmet etme” değil “hükmetme” olarak okuyoruz. Hakimiyet kurma anlayışı ise yönetici ile değer üreten insan arasındaki bağı koparıyor ve kopan bu bağla birlikte kalite anlayışı değişiyor. Liyakat değil sadakat üzerine kurulan bu anlayış da toplumda “öteki” kavramını yaratarak ayrışmaya sebebiyet veriyor. Bizim bir an evvel zaman kaybetmeden dil, din,ırk, mezhep, düşünce ayrımı gözetmeksizin “hükmeden” değil “üreten ve hizmet eden” bir anlayışla yoğrulmuş ve insanı merkez alan bir yönetici kavramına ulaşmamız lazım. Bunun en bariz örneğini okullarımızda gördük ve yaşadık. Şu yaşıma rağmen öğrencisi olmak istediğim muhteşem, devasa binalar yapmışız son 10-15 yıl içinde. Eskiye nazaran okullar tıka basa malzeme dolu. Ama personeliyle iletişim kuramayan ve bir ekip ruhu yaratamayan; öğrencisinin odasına girmekten ürktüğü, bilgisayar laboratuvarının kapısına asma kilit vurup cebinde dolaştıran, okul kütüphanesini okulun en ulaşılmaz yerinde açmış olmak için açan bir anlayışla geleceğe yürüyemezsiniz. Evet imkan olarak kimsenin yadsıyamayacağı altın bir çağ yaşıyoruz ama bu altın çağın içinden altın bir nesil çıkaramıyor isek her imkan aslında birer imtihan olduğu gerçeğini göz ardı etmiş oluruz. Bu da çaresizliği öğrenmiş “kayıp bir nesil” koyar önümüze.

İkinci sıkıntımız akademik başarı saplantımız.Okula gönderdiğimiz her gencin avukat, doktor, hakim, savcı, bürokrat olmasını istiyor; “hiçbir şey olamazsan bari git öğretmen ol” diyoruz! Bu kriterlerin dışında kalan meslek liselerindeki gençlerle görüşün, onlardaki “öğrenilmiş çaresizliği” görün, ne demek istediğimi anlarsınız. Gençlerin kurduğu cümleler ortak; “Fen lisesini kazanamadım, Anadolu Lisesini kazanamadım, İmam Hatip lisesine gitmek istemedim, annem veya babam bari git bir lise mezunu ol dedi.”Gencimiz en fazla 18 yaşında. Yani hayatının daha başında.Verdiğimiz mesaj ne; “Sen bir işe yaramazsın” Neden? Çünkü benim istediğim okulu kazanamadın!

Oysa ki… İdeal bir eğitim sistemi öğrenciyi eleme işine girişmez, girişmemeli de. Ne yapar? Onların ilgi, istidat ve kabiliyetlerini keşfederek bir üst seviyeye çıkarır. Yani? Balığa uç demez. Attan yumurta yapmasını, kuştan yüzmesini istemez. Dolayısıyla farklı mizaç ve yetenekteki öğrencileri aynı sorulardan sınav yapıp öğrencilerin bir kısmını “başarısız” ilan eden bir sistem eğitimi “anlayamamış” demektir. Bu tespitlerden hareketle baktığımızda da kim ne derse desin elenen öğrenciler değil sistemin kendisidir. Hiç kimse beynine bilgi depolamakla; Türkçe, Matematik, fizik, kimya olimpiyatlarında birinci olmakla eğitim sisteminin kalitesini anlatmaya çalışmasın. 15 Temmuz’da ki makus olayın başrol sistemin sınavlarında derece alanlar olduğu unutulmamalıdır. Tankların altına yatıp canını hiçe sayanlar elenen, sistem tarafından “başarısız” damgası vurulan, ötekileştirilenler idi. Ülkeyi uçurumun kenarından eğitim sisteminin “sistem dışına” ittiği bu fertler kurtardı. Bu toplumun avukat, doktor, hakim, savcı, bürokrata ihtiyaç duyduğu kadar teknisyene, tamirciye, elektrikçiye, marangoza, terziye de ihtiyaç duyduğunu idrak edip eğitim sistemimizi bu realite üzerine inşa etmediğimiz sürece az evvel bahsettiğim “kayıp nesil” sürecini hızlandırmış olacağız.

Son tespitim ise ruhsal açlığımız.Beşikten mezara kadar süren değerler eğitimimizi terk etmemiz; önce insanımızı sonra da toplumumuzu değersizleştirdi. Farkında değiliz belki ama yitirdiğimiz her değerle hem yozlaştık hem de çaresizliği öğrendik. Kaybettiğimiz değerlerin yerine yenisini ya koyamadık ya da onun yerine monte etmeye çalıştığımız yeni değerler bizleri tatmin etmedi. Alıcılarımız sadece “peşin olanı” kapsadığı için “maddeyi” önemseyip manayı geride bıraktık! Bu da birçok konuda şikayet eder; ancak çözüm üretemez hale getirdi bizi.

3) ‘’Eğitim’’ mi, ‘’Öğütüm’’ mü? kitabınız merak uyandırıyor. Bu eseriniz için ne söylemek istersiniz?

Bu çalışmanın ismini çok düşündüm aslında ama az evvel sözünü ettiğim sistemsel sürecimizde eğitim kavramını anlayamadığımız, eğitmek yerine öğüttüğümüz gerçeğiyle birebir yüzleşmek beni bu isme sürükledi. Yazım aşamasında olan ve bugünkü hal ve ahvalimizin kare kodlarını tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermeye çalışan bu çalışma sanırım bir çok gerçekle yüzleşmemizi sağlayacak.

Bugün üniversiteyi kazananların üçte ikisi hiç istemedikleri fakültelerde okuyor, yüz binlercesi her yıl kazandıkları fakülteyi bırakıyor, milyonlarca üniversite mezunu da öğrenim gördüğü alandan çok farklı alanlarda çalışıyor ve kimse çıkıp bu sistemi sorgulamıyor!

 Üniversite mezunu gençlerin sayısında hızlı bir artış olduğu hepimizin malumu ancak ekonomik ve sosyal yaşamın dışına itilen gençler arasında diplomalı ve vasıflı işsiz sayısı da aynı oranda hızla arıyor. İşsiz üniversite mezunlarının oranı 2014 yılında yüzde 10.6 iken 2018 yılında yüzde 12.4’ e yükselmiş durumda. 2018 verileri derlendiğinde mühendis diploması olan 91 bin, mimar diploması olan 40 bin gencimize iş imkanı sunamıyoruz. Sosyal hizmet bölümü mezunlarının yüzde 24’üne, gazetecilik bölümü mezunlarının yüzde 23.8’ine ve sanat mezunlarının yüzde 17.8’ine istihdam alanı açabilmiş değiliz. 

TÜİK’in 2018 verilerine göre 15-24 yaş aralığındaki genç nüfusun yüzde 20.3’ü işsiz iken, bu oran 2019 yılında yüzde 26.1 gibi devasa bir seviyeye yükselmiş. OECD ülkelerinde genç işsizlik oranı yüzde 10.9 iken Türkiye’de bu oran yüzde 26 ile OECD ülkelerinin 2 katını aşmış durumda. Bu da her dört gençten birinin ekonomik ve eğitim hayatının dışında kalması anlamını taşıyor.

TÜİK’e göre ne eğitim öğretimde ne de istihdamda olamayan gençlerin oranı yüzde 24.8 olurken, erkeklerde bu oran yüzde 17.6; kadınlarda ise yüzde 32.2. Avrupa Birliği’nin (AB) resmi istatistik kurumu Eurostat’ın Nisan 2019’da yayımlanan ‘Çalışmayan, eğitim ve öğrenim görmeyen (20-34 yaş arası) gençler (NEET)’ araştırmasında ise 28 AB ülkesinin ortalaması yüzde 16.5 iken bu oran Türkiye’de yüzde 33.2. Burada asıl çarpıcı olan, çalışmayan, eğitim ve öğrenim görmeyen genç kadın oranının AB ülkelerinde yüzde 21 iken ülkemizde yüzde 51 gibi çok çarpıcı bir seviyede olmasıdır ki bu da ülkemizde her iki genç kadından birinin ekonomik yaşam ve eğitim sisteminin dışında kaldığını göstermektedir.

Sayfalar dolusu anlatabileceğimiz, ciltler dolusu yazabileceğimiz tablo içinde farkına varıyoruz. Fazla değil, daha beş yıl öncesine kadar bir biyolojik geleceği için eğitim olmazsa olmazların en baştan geliyordu. Aileler yemez, içmez, gezmez, çocuklarının geleceği için her türlü fedakarlığa katlanırlar ve iyi okullara girsin, iyi meslekler edinsinler diye çırpınırlardı. Ama üniversite mezunları işsizlik sıralamasının en tepesinde yer almaya ve eğitime, diplomaya olan ilgi çekici erozyona uğramaya başladı. Eğitimle ilgili motivasyonun dibe vurmak tabi ki çok farklı sebepleri var ve bunlar bu sohbete sığmayacak kadar teferruatlı konular. Ancak en ufak bir eleştiride bizi vatan hanini ilan eden zihniyet içinde toprağa diri diri gömüldü,

4) Okuma ve okuduğunu anlama oranları arasında yüksek bir fark var. Kendi dilinde okuduğunu anlayamayan bir nesil hakkında nelerdir. Bu durumun düzelmesi için ilk adım ne gerekiyor?

 Üniversitelerde okuyan 7 milyon beş yüz bini gencimizi de dahil ettiğimizde 25 milyon gibi bir rakama ulaşarak ülke nüfusumuzun yüzde otuzluk bir dilimine tekabül eden çocuklarımız gelecek nedeni hepimizde müthiş bir heyecan yaratıyor. Zira oldukça kalabalık, bir o kadar zeki, sorgulayan yeni bir jenerasyon hızla geliyor. Ama hepinizin malumudur ki; bu kuşak milli ve manevi dinamiklerimiz ile anne ve babalarından daha az temas kurdu; hatta yeni neslin bir kısmı tamamen temassız ve rüzgarda savrulan yaprak gibi bitmek tükenmek bilmeyen bir değişimin, kulakları ve kalpleri sağır eden uğultusu içinde oradan oraya sürükleniyor. Siyaset, ekonomi, sosyal medya, eğlence ve teknoloji gibi birçok alan, gösterdiği noktalar sürekli dikkatimizi çekmeye ve kendine yöneltmeye çalışarak kalplerimize ve maneviyatımıza hücum eden birer düşman gibi kıyasıya yarışıyorken geleceğimizin sesi çocuklarımızı bu hengamede başarısıziyor; sessiz çığlıklarını bu koca kalabalık içinde duymuyoruz.

Bakış açımızı daraltıp, tüketme hırsımız arttıkça da hayata değmeden yaşamaya, dönüştürmeye, tepeden hayat tarzları dayatmaya, çocuklarımızı “adam” deniyor; dünya tarihini şekillendiren manevi dinamiklerimizi, mümbit coğrafyamızın ana vatanıdır. Konuyu biraz daha açmaya çalışarak bir parça empati kuralım ve kendimizi seçmek yerine, dünyaya bu satırlarla olsun gençlerin gözünden bakmaya çalışalım; Kendi sahasının dışında bir şey bilmemeyi meziyet zanneden akademisyenlerimiz, bir sonraki sınavdan kaç alacağınızın endişesi içinde ömrünün en güzel yıllarını heba içindir için hayatın kendisinden bîhaber ömrünün ortasına gelen koşullarimiz, nasılsa matematik öğreteceği için bilmeye ihtiyaç hissetmediği düşünmek üç büyük ismini peş peşe sıralayabilmekten mahrum öğretmenlerimiz yok mu? Var!

İlkokulunuzu kullanabilmeniz için oyun oynamaya fırsat bulamayan evlatlarımız, ortaokul ve lise seviyesine geldikçe adı onu geçen gün değişip, sayıları sürekli artan o meş’um sınavlarında bir soru daha fazla yapabilmek için biteviye testi çözmekten, açıp nasıl yeniden başlatır. Hayır!

Bu anlamsız ve bütün bir çocukluğa kast eden maratonun akabinde bir üniversite kazanılıyor, orada başarılı olabilmek için öncekinden çok daha fazla gerek ve iş bulmaya yaramayacak bir diploma uğruna, cânım gençlik içindir heder ediliyor mu? Evet!

Menşık olduğu kıza okumak için lâzım olan şiirden nasıl bilmeyen tarihçi, sınavı geçmek için gerekenin ötesinde tarih bilgisi olmayan doktor, dini kültür, ahlâkı bilgi zanneden ve bunları da kopya kâğıtlarıyla mâziye gömen mühendis, şartlar icap etmedikçe ibadetlerinin aşk ve zevkinden mahrum ilahiyatçı, Google’dan aparılan mâlûmatla başımızdan aşağı ukalâlık boca eden aydın, hülasa medeniyetimizin estetik, zarafet ve muhabbetinden zerre nasibi olmayan bizden habersiz bir dolu “biz”

Kitabı televizyonla, misafirliği AVM gezisinde, sohbeti akıllı telefonlarla, seçtiğiniz mâlûmatla, kültürü zevzeklikle, insanlığın meslek sahibi olmakla takas ettiğimiz günden beri, bu günah bizim mi, bunun mı?

 Kırmızı ışıkta geçen araç sürücüsünün, çok kazanma hırsına neden inşaattan demir ve çimento çalabilen müteahhidin, mal satabilmek için kullanın yeminler ve yalanlar üretilebilir esnafın, çay içmek için kullandığınız boya katarak maçlarda şike iddialarına bulaşan futbolcu ve hakemlerin, reyting uğruna insan onurunu hiçe sayarak yalan haber yapabilirsiniz manavın, kadavrada ki altın dişi sökerek rant elde etmeyi düşünebilecek kadar ruhsuzlaşmış mezar hırsızlarının,ebeveynlerinin servetine konabilmek için gözünü kırpmadan onları kesebilen nasıl olduğu bir toplumda siz genç olsanız ne yaparsınız?

 Bizim en büyük yanlışımız, ailede başlaması gereken değerler eğitimini sadece başka kurumlardan yorum olmamızdır. Ötesi sadece lafazanlık! Bu yanlışlara yokmuş gibi devam edersek yanlışın bir parçasıolacağız. Doğruyu söylemeden, doğruca eylemeden sadece ‘yanlış var’ diye bağırırsak vicdanımızı sahte bir teselliyle avutacağız. “Birileri artık bu yanlışları düzeltmeli” deyip kenara çekilirsek yükü omuz dişli külfetinden eleştirmenin kolaycılığına kaçmış olacağız. “Kendimi düzeltirsem yeryüzü bir yanlıştan kurtulacak” şuuru içinde emrolunduğunuz gibi dosdoğru olmak derdiyle yaşarsak, işte o zaman gerçekten bir şey yapıyor ve kim bilir belki o zaman gençlerimize çalışır bir örnek olarak hem kendimizi hem de içindir bu ateşten kurtaracağız!

5) Genç okurlar önemlidir. Rokportaj öncesi düzenlediğim bir ankette herkesin ve özellikle genç okurların boyutu hayranlığı burada başlıyor. ” İslami yazıları modern beyin yapısı ile buluşturan yazar ” olarak anılıyorsunuz. Yazılarınızda bir baskı görmemek hem keyif ile okunmasını sağlayan hem okurlarda bariyer kaldırımı yaparak öğrenmeye teşvik ediyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

Bu konuda din kavramını nasıl okuduğunuz ön plana göre sanırım. Ben din kavramını “insan olabilme sanatı” olarak okuduğum için ve “güzelin yarattığına çirkin muamele edilmez” felsefesi üzerine bina çalışmak çalıştığım. Zira inanç bireysel bir şey ve inancından dolayı kimseyi ötekileştirmek gibi bir lüksümüz yok. Dini bir ısrar değil teklif olarak görmediğimiz toplum toplumda “öteki” canlı canlı kalacaktır. Ne zamanki din kavramını bir hareketle tüm mahlukatı sevgi, şefkat, merhamet ve en çok da adaletle kucakladık işte o gün biz gerçek hüviyetimize kavuşacağız.

Çünkü ceddimiz sadece tarihe yön vermekle kalmadı; başka dinlerin, kültürlerin, medeniyetlerin birbirlerinden beslenerek, birbirlerini besleyerek sulh ve selâmet, hak ve adalet düzeni içinde nasıl bir arada yaşayabileceğini ortaya koydu. Aşılamamış, anlaşılamamış, anlaşılamadığı için aşılamadığı da anlaşılamamış, yeniden keşfedilmeyi umuyoruz evrensel bir medeniyet tecrübesi armağan etti insanlığa. Adalet, asalet, hakkaniyet, sulh, selâmet, fedakârlık, feragat, kanaatkârlık, kardeşlik gibi insanlığın insanca yaşamasını, insanca ve hakça bir dünya kurmasını mümkün kılan en kadim için ceddimiz hayata geçirdi. Yetinmediler; batılıların bütün dünyayı sömürgeleştirirken, hiçbir kültüre hayat hakkı tanımadıkları, kültürlerin kökünü kazıdıkları bir zaman diliminde adalet, hakkaniyet ve kardeşliğe göre dünya düzenini onlar armağan etti insanlığa.

Hediye etmek istediğiniz bu ne şart?

Kalbinizin İsa’sına hamile kalmadan Meryem’i doğuramazsınız bu nedenle ne varsa içinizdedir.


ELAZIĞ FIRAT GAZETESİ

 

KUŞAKLARARASI MAKAS AÇILIYOR!

“Tarihte ilk defa çağımızda; insan araçları kullanacağına, araçlar insanı kullanır hale geldi

 

“Tarihte ilk defa çağımızda insan araçları kullanacağına, araçlar insanı kullanır hale geldi. Evet, insan araçların kölesi şimdi. Teknoloji adı altında üretilen “şık” makineler insanı ayartarak kendisine esir etti” diye konuşan, Gazetemizin Köşe Yazarlarından aynı zamanda Eğitim Yöneticisi ve Araştırmacı Yazar Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu ile bir röportaj gerçekleştirdik. Özellikle gençlerimizle aramızda çok yüksek duvarlar var. Sesimizi gençlerimize duyuramamaktan şikâyet eder haldeyiz. Her şey öyle bir hale geldi ki artık aileler, çocuklarını koruyamaz haldeler. Evet, modern kentsel yaşamla birlikte, teknolojik aletlerin etkisi, bireysel ve toplumsal yaşamın merkezine yerleşen sanal âlemin etkisi ile oluşan yeni yaşam tarzı; geçmişten, gelenekten, dini motiflerden gelen değerleri öteleyip toplumsal hayatın dışına itti maalesef… Herkesin 120 m2 bir çatı altında dahi kendine ait bir dünya kurduğu bir tablo var önümüzde. Beyni felçleşmiş, ruhu çölleşmiş bir toplum haline mi dönüşüyoruz? Kuşaklararası çatışma, yerini kuşaklararası uzaklaşmaya mı bıraktı? Peki suçlu kim? Ne yapmalı? Sadece lafazanlık mı yapıyoruz? Tüm bu sorularımızın yanıtı haberimizin detayında saklı…

 

Röportaj: Songül DURSUN

Elazığ Fırat Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni

Birçok aile artık çocuklarını anlamadıklarını ve iyi iletişim kuramadıklarından şikâyet ediyor. Teknoloji bağımlığının artması aile bireylerini hem fiziki olarak hem de manevi olarak birbirinden uzaklaştırıyor. Kuşaklararası çatışma, yerini birbirinden uzaklaşmaya bırakıyor. Gazetemizin Köşe Yazarlarından aynı zamanda Eğitim Yöneticisi ve Araştırmacı Yazar Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu ile bir röportaj gerçekleştirdik.  Gençlerle müthiş bir sinerjisi olan Yazar Sadıkoğlu, röportajımız sırasında çağımızın sorunu kuşaklararası uzaklaşma konusunda çok önemli bilgiler vererek, “Bugünkü gençliğin artık bilgiye değil temsile ihtiyacı var. Gençler karşısında söylemlerimiz ile eylemlerimiz çatışınca inandırıcılığımızı yitiriyoruz ve kim olursak olalım temsiliyet konumumuzu kaybediyoruz. Gençler de bizim maskeli hayatımızdan, riyakâr tutumumuzdan kaçıyorlar” dedi. Röportajımızın detayları ise şu şekilde:

Küresel ölçekte inşa edilen, hepsi birbirinin neredeyse kopyasından öteye geçemeyen insan türü, baş döndürücü bir hızla insan altı bir varlığa dönüşüyor. Toplum olarak herkes kendi penceresinden bakıyor, yorumluyor ama hepsi de “tehlikeli” bir durumdan söz ediyor. Peki nedir bu tehlikeli durum?

 

“ZAMAN BİZİM ESİRİMİZ DEĞİL, BİZ ZAMANIN ESİRİ OLDUK!”

 

Bizi biz yapan değerlerimizi kısacası kendimizi yitirdik. Zira zihnimizi kaybettik; zeminimizi yitirdik; zaman bizim esirimiz değil, biz zamanın esiri olduk. Batılı kavram ve kurumlarla gerçekleştirdiğimiz modernleşme, sekülerleşme yolculuğu, bizi bizden, ruh köklerimizden uzaklaştırdı, bizi bize yabancılaştırdı; dahası bizi bize düşman etti ama yaşadığımız travmanın ve savrulmanın asıl nedenlerinin burada gizli olduğunu bile göremeyecek kadar zihnî bir felçleşme yaşıyoruz. Şimdilerde ve insanlık tarihinde yaşanmamış bir köleleşme biçimi bu.

“HERKESİN BİR ÇATI ALTINDA DAHİ KENDİNE AİT BİR DÜNYA KURDUĞU BİR TABLO VAR”

 

Birazcık geriye yaslanın ve dün tartışılmaz olarak kabul ettiğimiz ama bugün kolaylıkla reddettiğimiz değerlerimize bakın tabloyu daha net olarak görebilirsiniz; Düne, on yıl veya yüz yıl öncesine kadar çok daha rahat görünsek de,  artık “insan” kavramının “insanlık” kriterlerinden ne kadar uzaklaştığının; insanın ne kadar yalnızlaştığının, mutsuz hayatların en yüksek perdeden haykırışlarının ve toplumun hemen her bir ferdini esir alan “boşluk” kavramının okunması için kâhin olmaya gerek var mı sizce?İçinde yaşadığı koca kalabalığa rağmen yalnızlığın dipsiz kuyusuna terk edilmedi mi insan?Annenin babayla, babanın oğulla, annenin kızıyla konuşamadığı; herkesin 120 m2 lik bir çatı altında dahi kendine ait bir dünya kurduğu ve “anlaşılamamaktan” şikayetçi olduğu bir tablo yok mu önümüzde? Güzelim coğrafyamızda akrabadan öte yaşanan komşuluk ilişkileri, mahalle sohbetleri, bir vücudun azalarıymışcasına dorukta yaşanan muhabbet, tarihin tozlu raflarında yerini alırken uğradığımız bu müthiş bilinç kaybı; tek merkezden servis edilen ve hafızalarımızı topyekûn yok eden bir kültürsüzlük dalgasının işgal etmesi ile de zirveye ulaşmadı mı?

“SAHİP OLDUĞUMUZ İNSANÎ DEĞERLER EROZYONA UĞRAMAYA YÜZ TUTMUŞ”

 

Sahip olduğumuz insanî değerler erozyona uğramaya yüz tutmuş, sınırsız bir dünyevileşme tüm benliğimizi esir almış; bireysellik, bencillik, çıkarcılık, çekememezlik ve tahammülsüzlük gibi olumsuz değerler ilişkilerimizde en ön sıradaki yerini almakta gecikmemiş; bütün bu beşeri zaaflar da toplumumuzda mutsuz, umutsuz, olumlu düşünemeyen ve paylaşamayan kişilerin sayısını artırarak yazık ki bugün hedefine ulaşmış durumda değil mi?

“KÜLTÜREL DEĞERLERİN AYAKLAR ALTINA ALINDIĞI EVLİLİK PROGRAMLARI…”

Bakın televizyonlarımıza, gazetelerimize tüm medya araçlarımıza…Kültürümüze, aile yapımıza, değerlerimize, kutsallarımıza  ve toplumsal dinamiklerimizi yerle bir etmek adına sarfedileneforun dışında başka ne görebiliyorsunuz? Bozuk bir Türkçe, yarım cümleler, güneş görmemiş küfürler, kocasını aldatan  ve bunu gururla anlatan kadınlar, tüm kültürel değerlerin ayaklar altına alındığı evlilik programları, kendisi gibi düşünmeyenleri yok etmeye odaklanmış zihniyetlerin yakalandığı ‘tekfiriyet’ hastalığı, ölü yarıştıran bir zihniyet; renge, dile, dine, ırka bürünmüş bir zulüm tablosu.

Yani amacı amaçsızlık olan koca bir güruh var önümüzde…

 

“KÜLTÜR EMPERYALİZMİNİN İLMİĞİNİ KENDİ ELLERİMİZLE BOYNUMUZA GEÇİRDİK”

 

Evet, modern kentsel yaşamla birlikte apartman hayatının artışı, teknolojik aletlerin etkisi, post-modern anlayışın geliştirerek bireysel ve toplumsal yaşamın merkezine yerleştirdiği sanal âlemin etkisi ile oluşan yeni yaşam tarzı; geçmişten, gelenekten, dini motiflerden gelen değerleri öteleyip toplumsal hayatın dışına itti maalesef.Yaklaşık iki buçuk asırdır, değerlerin ötelenmesi ve yitirilmesi hızlandı.Baş döndürücü hızla meydana gelen bu etkileşim bizler için ihtiyaçtan ziyade bir özenti halini aldı. Bu sayede de en çok tv programı izleyen, telefon kullanan, internet başında sabahlayan toplumlardan biri haline geldik. Rutin yaşantılarımız içinde ve kültür emperyalizminin ilmiğini kendi ellerimizle boynumuza geçirdik.

“GÖNÜL COĞRAFYALARIMIZ İSTİLA ALTINDA”

 

İnsanı yaşatmayı görev bilen gönül coğrafyalarımız istila altında iki buçuk asırdır. İnsanı; insanın yurdu, umudu ve ufku yapan bu gönül coğrafyasının diriltici adalarını, limanlarını, sığınaklarını oluşturan aile kavramımız yavaş yavaş anlamını yitiriyor. Televizyonlar, haber siteleri, gazetelerimiz cinayet, hırsızlık, tecavüz, şiddet haberlerinden geçilmiyor… Kısacası adım adım ölüyor; toplum olarak ürpertici, her şeyimizi tefessüh ettiren, bin küsûr yıllık çileyle inşa ettiğimiz anlam haritalarımızı, değerlerimizi yerle bir eden ürpertici bir sekülerleşme biçimi yaşıyoruz.

Bugün geldiğimiz konumun ana nedeni nedir?

 

“GERÇEKLERİ ÖRTBAS EDEREK ATTIĞIMIZ HER ADIM, DAHA BÜYÜK ÇIKMAZ SOKAKLARIN EŞİĞİNE FIRLATIYOR”

 

Kaygan zeminlerde patinaj yaptığımız, zihnî felçleşme yaşadığımız, bunun köleleşme biçimi olduğunu göremediğimiz için sorunlarımızın nedenlerini, kökenlerini, nereden kaynaklandığını da, bu sorunlarımızın üstesinden nasıl gelebileceğimizi de bilemiyoruz ve gerçekleri örtbas ederek attığımız her adım, bizi bir kez daha yeni ve ama daha büyük çıkmaz sokakların eşiğine fırlatıyor. Tek bir uygarlığın zihnen bütün dünyaya hâkim olduğu; bütün medeniyetlerin zihinlerini, varoluş zeminlerini ve zamanlarını yok ettiği, bütün dinlerin, bütün medeniyetlerin çocuklarını körleşmenin eşiğine fırlattığı bir “ağ”da sürükleniyoruz sadece… Böylelikle anlamsızlaşan hayat, gücü koruma güdüsü, orman kanunlarının uluslararası ilişkilere damgasını vurması, dünyayı yeni çatışmaların, savaşların ve felâketlerin eşiğine sürüklüyor…

“İNSAN ARAÇLARIN KÖLESİNE DÖNÜŞTÜĞÜ İÇİN DE YAŞAMA DAİR AMAÇLARINI YİTİRDİ”

 

Yani aslında bugün geldiğimiz konumun ana nedeni; insanın tanrılaştırılması, vicdan ve hakikat fikrinin yitirilmesi, gücün, güç üreten araçların kutsanması, putlaştırılması; araçların amaçları yutması; insanın araçların kölesi olması ve dünyada orman kanunlarının hâkim olmasıdır. Çağımızda insan araçların kölesine dönüştüğü için de yaşama dair amaçlarını yitirdi; gelmenin gitmenin ilk adımı olduğunu unuttu; hatırlama ve özgürleşme melekelerini kaybetti. O yüzden tarihte ilk defa çağımızda insan araçları kullanacağına, araçlar insanı kullanır hale geldi. Evet, insan araçların kölesi şimdi. Teknoloji adı altında üretilen “şık” makineler insanı ayartarak kendisine esir etti. Hakikat buharlaştırıldığı, kavramların sinirlerinin alındığı ve kutsalların hazza, hıza ve güce yöneldiği bir çağda da insan denen kutsal, büyük bir anlam boşluğunun eşiğine sürüklendi. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak da özgürlüğünü yitirdi.

 Peki, genç kuşaklarımızı nasıl etkiledi bu durum?

 

“AİLELER, ÇOCUKLARINI KORUYAMAZ HALDELER”

 

Bu çürüme ve sürüklenmeden en olumsuz etkilenenler de genç kuşaklar oldu. İddiaları, idealleri, hayalleri olmayan; hız, haz ve ayartının kölesine dönüştürülen genç kuşaklar çıktı ortaya. Bakın içinde yaşadığımız topluma… Her şey öyle bir hale geldi ki artık aileler, çocuklarını koruyamaz haldeler. Hemen hemen hiçbir anne-baba veya ebeveyn çocuklarını dijital medyada kanser hızıyla yayılan çözücü, sığ, banal post modern, nihilist kültürün yıkıcı etkilerinden nasıl koruyabileceklerini bile bilmiyor! Bu bilinmezlik içinde de bir yandan aile kurumu çatırdıyor; ruhsuz ve köksüz yapılaşma biçimleri nedeniyle mahalle kavramı ve olgusu can çekiyor, komşuluk ilişkileri yerle bir oluyor…

“GENÇ KUŞAKLAR, ÇAREYİ DİJİTAL DÜNYADA KAYBOLMAKTA BULUYORLAR”

 

Öte yandan, ilgisiz ve sevgisiz kalan genç kuşaklar, dijital dünyanın ontolojik şiddet yüklü dünyasına kaçıyorlar; çareyi dijital dünyada kaybolmakta buluyorlar… Aile ilgisi ve sevgisinden yoksun, ruh köklerini, ideallerini, hayallerini yitirdikleri için de başkalarının iddialarının, ideallerinin ve hayallerinin kölesine dönüşüyor ve gözümüzün içine baka baka yok oluyorlar… Eğitim sistemimize bakıyorsunuz; (ısrarla andığım gibi) pozitivist, seküler ve ezberci mekanizma çocuklarımızı zihnen sömürgeleştiriyor, bizim medeniyet dinamiklerimize ve ideallerimize yabancılaştırıyor.

 Peki, bunca ürkütücü sorun karşısında çözüm ne?

 

GENÇ KUŞAĞIMIZI KAYBEDERSEK, GELECEĞİ KAYBEDERİZ”

 

Nacizane kanaatim özümüze dönmek. Bizi biz yapan değerlerin inşasına topyekun bir seferberlik içinde bir an evvel saniye dahi kaybetmeksizin başlamak. Zira hakikatin hayat bulduğu insan zihnine, hakikatin hayat olduğu insanca yaşama zeminine ve hakikatin herkese, her şeye, bütün varlıklara hayat sunduğu zamana yeniden kavuşabilirsek; işte o zaman yeniden toparlanabilir, ayağa kalkabilir ve insanlığa adalet, hakkaniyet ve sulh armağan edecek hakikat medeniyeti yolculuğuna yeniden başlayabiliriz… Bunun da ilk adımını eğitim kurumlarından başlatmamız gerekiyor. Çünkü sayıları milyonları bulan genç kuşağımızı kaybedersek inanın geleceği kaybederiz. Başta eğitim kurumlarımız olmak üzere, medyayı, kültür ve sanat hayatını kendi medeniyet ideallerimiz ve iddialarımız çerçevesinde sil baştan inşa etmek zorundayız.

“KÖKLÜ, GÜÇLÜ BİR EĞİTİM SİSTEMİ KURMAK ZORUNDAYIZ”

 

Bir an evvel okul öncesinden başlayarak eğitim kurumlarında tohumlarını ekeceğimiz bir bilinçle; bu dünyada yaşayacak ama bu dünyayı yaşamayacak, insanlığın yükünü omuzlarında taşıma bilinciyle nefes alıp verecek, pergelin sabit ayağını bizim muazzam manevi birikimimize basacak, pergelin hareketli ayağıyla bütün dünyaya, bütün medeniyetlere ve düşünce geleneklerine açılacak, çağ aşacak, önümüzü açacak öncü kuşaklar yetiştirecek köklü, güçlü bir eğitim sistemi kurmak zorundayız.

“DÜNYANIN SORUNLARINI İYİ OKUYABİLMEMİZ; YANLIŞLARIMIZI GÖREBİLMEMİZ GEREK”

 

Bu ruhun dirilmesi, toparlanması, ayağa kalkabilmesi ve yeniden özümüze dönüp özgürleşebilmemiz için; dünyanın sorunlarını iyi okuyabilmemiz; yanlışlarımızı görebilmemiz; kendimizi kıyasıya eleştirebilmemiz; sahici, samimi, zihin ve ufuk açıcı eleştirileri bir saldırı değil bir lütuf olarak görebilmemiz, zaaflarımızı değil erdemlerimizi büyütmemiz, dünyayla ve kendimizle yüzleşebilecek bilgeliğe ve derinliğe erişebilmemiz gerekiyor.

KENDİMİZE GÜVENELİM VE YANLIŞLARIMIZLA YÜZLEŞMEKTEN ÇEKİNMEYELİM

Çünkü hakikat hayatla ruhuna kavuşur. Biz de ait olduğumuz manevi mirasın ışığında hakikatlerimiz hayatımıza nüfuz ettiği an özümüze kavuşacağız. Yeter ki kendimizle ve dünyayla yüzleşmesini bilelim. Yeter ki kendimizi, zaaflarımızı, sorunlarımızı, imkânlarımızı ve dünyanın, medeniyet coğrafyamızın ve ülkemizin yaşadığı temel varoluşsal sorunları, imkânları enlemesine ve boylamasına bütün yönleriyle ve boyutlarıyla mercek altına alma çabası gösterelim. Yeter ki kendimize güvenelim ve yanlışlarımızla yüzleşmekten çekinmeyelim.

“YAPACAĞINIZ İLK İŞ, KENDİ GÖK KUBBENİZİ İNŞA ETMEKTİR”

 

Unutmayalım ki, maddî ordularınız ne kadar güçlü olursa olsun; manevî ordularınız yani ilim, fikir, zikir, sanat ve ahlâk ordularınız yoksa çürümekten ve yok olmaktan kurtulamazsınız. Başkalarının gök kubbesi altında yaşıyorsanız çirkini imha çalışıyor çalışmanızı ama güzeli ihya etmek gerekir.

 Son olarak neler söylemek istersiniz?

 

“DEĞERLERİMİZİ YENİDEN KUŞANMAK ZORUNDAYIZ”

 

Bu yanlışlara yokmuş gibi devam edersek yanlışın bir parçası olacağız. Doğruyu söylemeden, doğruca eylemeden sadece ‘yanlış var’ diye bağırırsak vicdanımızı sahte bir teselliyle avutacağız. “Birileri artık bu yanlışları düzeltmeli” deyip kenara çekilirsek yükü omuz dişli külfetinden eleştirmenin kolaycılığına kaçmış olacağız. Kendimi düzeltirsem yeryüzü bir yanlıştan kurtulacak ”şuuru içinde emrolunduğunuz gibi dosdoğru olmak derdiyle yaşarsak, işte o zaman gerçekten bir şey yapacağınız ve kim bilir belki o zaman gençlerimize çalışır bir örnek olarak hem kendiniz hem de içindir bu ateşten kurtaracağız! Çünkü hepimiz bu gençlere bir yarın borçluyuz. Bugünkü gençliğin artık ihtiyac değil temsile ihtiyaç var. Kimdirursler ile eylemlerimiz çatışınca inandırıcılığımızı yitiriyoruz ve kim olursak olalım temsiliyet konumumuzu kaybediyoruz. Zira batılı gibi yaşarken; atamız dedemiz gibi düşünüyor, çocuklarımızı ve gençlerimizi nasıl zihniyle yetiştirmek istiyoruz. “Enyan” yolunu seçiyor. Çünkü gençler bizim maskeli hayatımızdan, riyakâr tutumumuzdan kaçıyorlar. Ya bizim yapmaya çalıştığımız ancak sahip olduğumuzu din dili ile maskelemeye çalıştığımız yaşam apaçık ve ileri kadar yaşamak istiyorlar ya da bizim bu riyakâr hayatımıza isyan ederek kendi yollarını bulmaya çalışıyorlar. Var gücümüzle, gece gündüz demeden, çalışıp didinerek dün, bizi onurlu, üstün ve dünyanın gıpta kullandığımız insanlar için taşıyan değerlerimizi yeniden kuşanmak zorundayız. Çünkü milli ve manevi değerleri diye genelleştirilmiş değerlerimizi, kınayanın kınamasından çekinmeden; çağdaşlık maskeli baskılara aldırmadan sahiplenmemiz özlediğimiz insan modeline ulaşmamızda yegâne yol gözüküyor. Ötesi sadece lafazanlık!