Zamanın durduğu anlar vardır hani; ne kadar yan yana getirirsen getir 29 harfi, kelimelerin anlamsızlığın zirvelerinde dolaştığı. Tüm zerrelerin acziyetin itirafında boğulurken dua makamına yükselir ruhun, boğazında düğümlenen sözcükler en yüksek perdeden çarparken zihninin perdelerine. Düşlediğin ile yaşadığın hayat arasındaki uçurumların anlamsızlığında çetin bir savaş başlar o an vicdan denen acımasız yargıcın şahitliğinde sana bahşedilen nefesin şükrünü eda ederken tüm zerrelerin. Yanlış yaptıklarının ağırlığı bir yana doğru yaptıklarının bile bedelini ödetirken çamurdan yaratılmışlar; kabarır gönlün ve yüzünü ateş gibi yakar gözyaşları sen yazarken dilekçeni kimsesizlerin kesine.

Eğitim Yöneticisi, Araştırmacı Yazar. 1973 doğumlu. İlköğrenimini Zonguldak İli Çaycuma İlçesi Barbaros İlkokulunda, Ortaöğrenimini ise Ordu İli merkez ve Mesudiye İlçesi’nde tamamlamıştır.  Eğitim Fakültesi Sınıf Öğretmenliği Ana Bilim Dalı, Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik  ve aynı zamanda İlahiyat Fakültesi mezunu olup halen Halkla İlişkiler Bölümü öğrencisidir. Pedagoji alanındaki akademik eğitim sürecini devam ettirmekte olup özellikle “İslam Tarihi, İslâm’ın sosyalliği ve insanın en önemli kutsal olduğu” konularında dinsel terminolojinin topluma yansıması yönünde “İnsan İnsana Emanettir” argümanı ile yaklaşık on dokuz yıldır araştırma ve incelemeler yapmakta, bu konuda eserler ortaya koymaktadır. 1995-2003 yılları arasında Adıyaman İli Kahta İlçesi Damüstü Köyü İlkokulunda sınıf öğretmeni, Adıyaman İli Kahta İlçesi Göçeri İlköğretim Okulunda Okul Müdürlüğü,2003-2007 yılları arasında ise Diyarbakır İli Yiğityolu Köyü İlköğretim Okulu Müdürü olarak çalışmış; eğitimcilik hayatı boyunca oturup şartları eleştirip şikayet etmek yerine elini taşın altına koyarak ‘mevcut imkanları okulun, çevrenin ve öğrencilerin lehine nasıl çevirebilirim’ düşüncesi içinde insan üstü bir gayretle mücadele etmiş ve bu çerçevede 2005 yılında YILIN ÖĞRETMENİ ödülünü almış ve 2007 yılında öğretmenlik mesleğini bırakmıştır.

1998 yılından beri yazan Sadıkoğlu’nun Eğitim alanında yayımlanmış yüzlerce makalesi ile birlikte, yayında olan “Öğretmen Olmak“,”Ertelenen Hayatlar (Roman)”, 6 cilt ve 3280 sayfadan oluşan “LEKÜM DİNÜKÜM VELİYEDİN”(Araştırma ve İnceleme Dizisi 1-6), “Hz Havva’dan günümüze KADIN”(Araştırma İnceleme 7, 2 cilt), “Galiba Yanlış Anladık” ( 2 cilt, Araştırma İnceleme 8, Makale) “DİRİLİŞ” (Roman),”Geceye Bir Güneş Çizdim(Roman)”,”Kerbübela (Roman-4 cilt)” eserlerinin yanısıra yazara ait Kadifeden Çığlıklar (Roman), VE KADER GAYRETE AŞIKTIR(Roman), ŞİRK İNANANLARIN HASTALIĞIDIR(Araştırma İnceleme-9, 2 cilt ) ,  olmak üzere yayımlanmış 24 (yirmi dört) adet eseri bulunan Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU yaklaşık 3 yıldır sürdürdüğü İnsan İnsana Emanettir Projesi çerçevesinde 01 Şubat 2020 tarihi itibariyle 21 İl, 196 İlçe ve 2136 okul ve kurum ziyaret etmiş olup halen bu projesini aktif olarak sürdürmektedir.

“Kardeşimi kaç kez affetmeliyim?” diye soruyordu havarisi Hz.İsa(as)’ya! “Rabbinin seni ne kadar affetmesini istiyorsan o kadar!” diye cevap veriyordu Hz.İsa! 

Çalışma arkadaşlarının dilinden

“….Zaman geçtikçe düzeldi şartlar. Ama bir zaman dilimi var ki, tamamen yeni bir yer oldu okul. Bir eğitim neferi geldi okula, bir öncü: RIDVAN ÖĞRETMENİM…!Küçük bir ışık gördü uzaklarda, kör gözlere taşımak istedi ışığı. Bilmezdi, bilemezdi o yükün bu kadar ağır olacağını. Sonra hayatını koydu ortaya, bu küçük yüreklere bir damla umut ışığı taşımak için. Sonra birlik oldu tüm yürekler, tüm okul personeli. Ve sıcak yardım elleri uzandı dünyanın dört bir yanından. Yardımlar dev bir halkaya dönüştü, küçük halkaların birleşmesinden oluşan. Özledikleri şey ayaklarını sıcak tutacak bir çift ayakkabı, o küçücük bedenleri ısıtacak bir kazak, bilgiye aç beyinleri besleyecek kitaptı yalnızca. Oldu. Hem de kat be kat fazlası oldu. Sanırım bir çocuğu giydirdikten, ona bir defter, iki kalem verdikten sonra, gözlerindeki ifadeleri tüm hayatım boyunca unutmam imkânsız.”

“…Burada göreve başladığım tarihten bu yana gördüklerim karşısında büyük hayretler içindeyim. Ben de okul müdürlüğü yaptım ama hiçbir zaman bu kadar imkanı okuluma sağlamamıştım. Geldim geleli bir çok yenilikler yapıldı. Okul boyanıyor, ağaç dikiliyor, çevre düzenlemesi yapılıyor, hangi projeyi sunsak Rıdvan Hoca HAYIR demiyor. Okul sürekli bir değişim içinde. Eski okulumda sürekli ne kadar çalışkan bir okul müdürü olduğumu düşünüyordum. Sadece çalışkanlıkla müdür olunmadığını anladım Rıdvan Hoca’yla.Kendim gibi her şeyini okulunun üstünde tutan bir olabileceğini hiç düşünmemiştim. Bu yüzden tüm zor şartlara rağmen hayata hala gülümseyebiliyorum ve bu umudu öğrencilerimde de görüyorum…”

“…Okula ilk geldiğimde bırakın eğitim öğretim yapılacak bir ortam doğru dürüst öğrenci dahi yoktu. Okul özür dilerim ama bir koyun ağılına benziyordu. Sadece bir yıl içinde evet sadece bir yıl içinde azmiyle, gece-gündüz-tatil-bayram demeden uğraşıyla okula kütüphane,fen bilgisi laboratuarı,rehberlik odası,bilgisayar laboratuarı, haritalar, dünya küreleri, aklınıza gelebilecek her türlü eğitim öğretim materyali, hatta fotokopi makinesi, yazıcı,faks getirdi… Enerjisine ve bu enerjiyi bizlere yaymadaki başarısına şaşıyordum… Okul personelini adeta yarış haline sokuyor ve en iyisini yapmaya çalışıyordu, yapıyordu da… Hani derler ya “öperken ısırmak” işte bunun gibi bir yapısı vardı… Bir yanlış gördüğünde bunu dile getirir ama bundan kimse de incinmezdi… Kimi zaman okul müdürü, kimi zaman elinde fırça ve boyasıyla boyacı, kimi zaman pantolonunu dizine kadar çekmiş tuvalet yıkayan bir hizmetli, kimi zaman okula su getirmek için römorklarla su getiren bir traktör şoförü. Yani okul için ne gerekiyorsa oydu Rıdvan Bey… !”

Ey İnsan ! Sen değil misin ‘alîm’ olanın açlık, uykusuzluk, dert ve sıkıntı içine sakladığı ilmi; tokluk,refah ve rahatın koynunda saray yavrusu evinde arayan? Sen değil misin ‘dilediğine izzet ve şeref verenin’ itâat,teslimiyet,emanet ve ibadetin içine sakladığı izzeti, makam ve mevkide arayan? Sen değil misin ‘nimet ve hazineleri sonsuz’ olanın, kanaatin,tevazunun,yardımlaşmanın,kardeşliğin,bir ve beraber olmanın içine sarıp sarmaladığı zenginliği, mal yığıp biriktirmekte arayan? Sen değil misin Allah’ın cennet için yarattığı ‘rahatı’ bu dünyada arayan?

( Kerbübela Romanı 2.cilt; syf 341 )

Kendi kaleminden hayatı

Annemin tespitiyle 45 yıl önce bugün ve evin ilk çocuğu olarak; ikinin ikincisi ama diğeri vefat ettiği için belki de ‘talihlisi’ olarak gelmişim dünyaya… Annem, “bu dünya iki Rıdvan’ı kaldıramazdı zaten oğlum” dese de; okurum o anki yürek yangınını, kabaran yorgun gönlünün yansıması nemli gözleri, titreyen cennet mekan öpülesi ellerinden. Yanisi ezanların lahuti sesi karanlığı yırtarken başlamış hayat hikayemiz dünyaya “eşref-i mahluk” olarak gönderilmiş olmanın nasipdarlığıyla.

Öğretmen çocuğu olsak da oynayabileceği bir tane dahi oyuncağı olmamasının ezikliği içinde ilkokul 3.sınıfta sırtımda boya sandığı “aile bütçesine destek” ile tanıdım hayatı. Kimbilir belki de bu yüzden hiç bulamadım kömür karası boyalı ellerimle ekmek arası pişmiş yumurtanın üzerine içtiğim “lüks” gazozun lezzetini “ilk alın terim” olduğu için. Memur çocuğu olmanın “rotasyon” cilvesiyle ilkokuldan liseye defalarca yer, yurt ,okul ve öğretmen değiştirmenin verdiği (dez)avantajlarla çocukluğum boyunca turlandı böylece Karadeniz illeri boydan boya.

Oğlum kucağıma verildiğinde henüz bitmişti lise çağları ve onunla birlikte arşınladık çoğu kez üniversite koridorlarını… Bir oyuncak mağazasının önünden geçerken kendi kendine mırıldanarak kullandığı sözcüklere “ne dedin oğlum” diye ısrarla sorduğumda; “Dua ettim inşallah benim de bir bisikletim olur” diye kullandığı o umut kokan, ama “baba” olmanın tarumar ettiği çaresizliği unutmadım hiçbir an; “gözüme toz kaçtı ağlamıyorum babacığım” yalanıyla örttüğüm ve yokluğu derinden yaşadığım o günleri.

Oğlum henüz 4 yaşında iken evden ayrıldığımda iki kanepe , bir yatak, iki kaşık ve bir beşiği ıslatarak “herşey yeni başlıyor” diyen yağmur; yetişti imdadına nemli gözlerimin, ben verirken  cebimdeki son param olan beş lirayı hayata atılıyor olmanın hezeyanıyla. Kardeşliği, birliği ve gücün tarifsiz huzurunu keşfettim yetimliğimde aynı sıraları okuduğum arkadaşlarımın evime getirdiği kilim, koltuk ve kapkacakla. Sabahlara kadar başkalarına ait ödevlerin hazırlanması ile çınladı oturduğum sokaklar, elimdeki daktilonun şangırtıları o günden bu yana miras bırakırken gözlerime uykusuzluğu. Sonra anneliği tanıdım çalıştığım eczanenin gece nöbetinde; soğuktan tir tir titrerken üzerindeki pardesüyü ilaç parası olmadığı ama çocuğu çok ateşli olduğu için bırakmaya çalışan bir annenin nemli gözleri ama dünyayı sarmalayan rahmetinde. Hak yemenin sefilliğinin maliyetini öğrendiğimde üniversite 3.sınıfta idim çalıştığım matbaada haftalığım verilmeden boynu bükük kapı önüne konulduğumda. Kimsesizliği tanıdım evimin elektriğinin faturasını ödeyemediğim için sokak lambasının ışığında finallere çalıştığım gecelerin zemheri yalnızlığında. Yetişebilmek adına hayata herşeye inat; bir çay ocağında elimde kırılan bardağın akıttığı kanların acısını unuttum hocalarım ve arkadaşlarımın alkışları arasında alırken azmimin diplomasını.

Adıyaman’ın ücra bir köşesinde öğretmenliği tanıdım sonra köyün ilk öğretmeni olmanın verdiği heyecanla kucaklayarak 74 çocuğumu, henüz bıyıkları yeni terleyen bir delikanlı telaşıyla… Takvimler 1998 in kışını gösteriyordu çaresizliği iliklerime kadar yaşadığım ölümle ilk burun buruna geldiğimde; fırtınalı bir tipide,boyu aşan karın içinde bir başına kalmışlığın yetimliğinde.  Ne gözlerim öyle leziz bir uyku bildi o günden sonra, ne midem onayladı hiçbir yemeğin lezzetini o sıcacık çorbanın buram buram tüten doymuşluğunda. İhanet ile ilk tanıştığımda henüz 28 lerde idi yaşım; okula arazisini hibe etmiş adamın kararından vazgeçtiğini duyduğumda deli çağların uslanmazlığıyla.

Sürgün edildiğim bölgede vicdansızlığı tanıdım, insafsızlığı soludum 52 köy ve mezranın merkezi konumundaki başka bir okulda; 5.sınıfa geldiği halde tek kelime Türkçe konuşamayan, okuma yazma dahi öğrenememiş çocukların sahipsizliğinde, başı takkeli, alnı secdeli(!) “sofi” lerin umursamazlığı; yirmi beş yıl sonra yazık ki bugün her birinin işgal ettiği müdürlük makamlarına kanarken sol yanımın çaresizliğinde.

Azmi tanıdım personelim ve çocuklarım ile gafillerin tünediği o virane, baykuşlar öten harabeden muhteşem bir ordu ile ülkenin dört bir yanına gönderdiğim öğretmenlerin, hemşirelerin, doktorların, mühendislerin zemheri karanlığı ışıtan aydınlığında. Yetimlik yârim oldu kendi ellerimle toprağa gömüp çıkmasınlar diye bir de üzerlerine toprak attığım yeryüzü ilahlarına kurban edilen Kerem’lerimin, Berfin’lermin sessiz çığlıklarında, bulaşırken acıları ömrümün kanayan yaralarına.

Kanaya kanaya büyürken yüreğim çıkar putlarıyla tanıştım, gözümün önünde kurşunlanırken insanlar; cansız bedenlerin üzerine çullanan yetim kalmış yüreklerin gözyaşlarında boğulurken mahluklar.

Binlerce öğrenciye su getirmenin gayretiyle şehirden km lerce uzakta çalışan sondaj makinesi operatörünün haftalardır delemediği taştan vazgeçip gitmek üzereyken duanın gücü sundu azmin meyvelerini gözyaşları ile secdeye kapandığımda bir öğlen namazının berraklığında.

Düzene, sisteme, yokluğa, kimsesizliğe ve çocukların sessiz çığlıklarına kıyam ettiğimde horlanmanın, itilmenin, kakılmanın, kovulmanın rengini solukladım tüm zerrelerimde; karanlık gölgeler takip ederken siluetimi, kimselerin cesaret edemediği “an” ların en zifiri karanlıklarında.

Yaşamanın ne demek olduğunu ölümü ikinci soluklamamda gördüm; defalarca takla atmış bir aracın suda sürüklenmesi ile gırtlağına kadar suya batmış ama taktığı emniyet kemerinden dolayı kımıldamayan kızımın “baba ölüyoruz” haykırışında.

Süslü ışıklar, donatılmış masalar, kucak kucak çiçekler, su gibi akan içeceklerin bulunduğu bir otelin salonunda beş yıldızlı muktedirlerin elinden alırken “Yılın Öğretmeni Ödülü” nü zirveyle tanıştım yüceltenlerin çıkar putlarını yıktığımda beni ayaklar altında ezmeye and içtiklerini bilmeden.

Miladı oldu biçilen vadenin o anın çaresizliği; Kur’an ile şereflenerek tarihler 7 Temmuz 2002 yi gösterdiğinde; kulaklarıma rüyamda okunan Rahman Süresi’nin “Siz Rabbinizin hangi nimetlerini inkar edersiniz?” ayetinin beni yataktan kaldırıp kan ter içinde atmasıyla kendime geldiğimde.

Bu dünyaya gelmenin gitmenin ilk adımı olduğunu “keşfettiğim o günden beri” değişmedim hiçbir şeyi, seher vakti sahibimle hemhalken yüzümü ateş gibi yakan iki damla gözyaşının verdiği o hazzı; hiçbir makama , mevkiye, şöhrete, mülke ve metaya; nebevi bir ikazla “bir deniz karşısında bir parmaktaki ıslaklık kadar olduğu işaret edilen” bu faniliğin ihtirasında.

Şimdilerde kendimle kalabalık kalmanın lezzetini yudumlarken mahsun yüreğim; yazdırıyor kalemin sahibi bahşettiği kırk beş yıllık ömrün yaşanmışlığı, adanmışlığı ve kimbilir belki de en çok aldanmışlığını; milyarlarca sessiz harf içinde “sesli” bir harf olabilme gayretinin yarattığı fırtınalarla.

Yaşanmışlığın ‘keşke’lerinde, yarınların ‘belki’erinde ; insan doğmak ile insan kalabilmenin kılıçtan keskin,kıldan daha ince çizgisinde solumakta artık yorgun ruhum huzuru; dudaklarımda inceden inceye “kalanın geçenden hayırlı olması” temennisinde yeşeren umuduyla.

KESİN BİLGİ : 

Bizim imanımız başka insanların işine yaramıyorsa yani onlara şefkat, merhamet, nezaket ve adalet yansıtmıyor ve dağıtmıyorsa; emin ol bizim de bir işimize yaramayacak ve ne kadar ibadet edersek edelim ahiretimizi kurtarmayacaktır!

 

[/col] [/row]