HAKİKAT KİMİN ZİMMETİNDE?

“Trenin camına başımı yaslamış; etrafı izliyor, insanlara bakıyorum. Önümdeki koltukta yaşlı bir çift var. Yaşları ben diyeyim 60, siz deyin 70. Kırış kırış olmuş yüzleri. Özellikle teyzenin. Tüm yaşanmışlıklarını yüzündeki “acı” haritasından okumak zor değil. Birbirlerine sarılarak uyuyor, her şeyi birlikte yapıyorlar. Buram buram samimiyetin, katıksız sevginin kokusu yüreğinizin tüm hücrelerine nüfuz ediyor yani.

Yolumuz uzun. Yanlarında getirdikleri yol erzağından bana da veriyorlar. Zira onlar “göz hakkı” çağının göğsünden süt emerek “biri yer biri bakar; kıyamet ondan kopar”sözünün hakkını eda eden yürek ülkesinde büyümüşler. Bu yüzden olsa gerek, verdiklerinin lezzetine de doyum olmuyor.

Bir ara teyze kondüktöre “tren ne zaman duracak evladım” diye sordu. “Hayrola teyze bir isteğin mi var” dedim ; “yok yok bu gider” diyerek kocasını gösterdi. Çok geçmeden de Anadolu’nun kuş uçmaz kervan geçmez bir istasyonunda durduk.

Israrlarıma rağmen ne alınacağını söylemedi. Eşi gitti gitmesine ama trenden indikten kısa bir süre sonra tren hareket etti. O an bir çığlık koptu trenden, teyzede tarifi imkânsız bir panik.

Nasıl bağırıyor anlatamam. Herkes teyzenin başına üşüştü. Camdan amcaya bakıyorum o da ellerini başının arasına almış; çaresiz, şaşkın, resmen çökmüş durumda. Ben kondüktöre seslenirken teyze hüngür hüngür ağlıyor.

Kondüktör telsizle makiniste söyledi durumu ve tren durdu. Yaşlı amca elinde koca bir şişe su ile soluk soluğa geldi ama o an teyzeyi görünce nasıl ağlıyor koca adam. Kollarıyla gözlerini silerken eşine sıkı sıkı sarılıyor yeniden.

Amca “Seni gaybetçem diye çok gorktum be” derken bile hıçkırıklar içinde zorla nefes alıyor. Teyze de “ahan da gitti dedim tren gedince, ben mahfoldum dedim” diyerek gözlerini silerken amca bana döndü ve  “gorktuk gorktuk evladım” dedi zihnimin duvarlarına sevginin, sadakatin, samimiyetin anlamını adeta kazıyarak…

Eğer bir yerlerde herhangi biri size aşka, sevgiye inanmıyorum diye bilmiş bilmiş laf ederse bu yaşanmışlığı anlatın onlara. Zira bu dünyada bindiği tren onsuz hareket edince kıyametleri koparacak insanlar var halen…

Neden mi anlattım bu yaşanmışlığı?

Tadı artık yazık ki hafızalarımızda kalan o bahçe ve mahalle sohbetlerinde tanıştığımız, kaynaştığımız insanlarla kısa sürede bir vücudun azaları gibi bir olduğumuz o günlere gidiverdim birden. Menfaatlerin henüz paylaşımdaki bereketin önüne geçmediği; abdestsiz hamurlara dokunulmadığı, hatta çocukların dahi abdestsiz emzirilmediği; babaların “helal” lokma adına gecesini gündüzüne kattığı, nur yüzlü ninelerin aksakallı dedelerin uykunun ile uykuda olduğu demlerde tüm insanlık için merhamet ve rahmet dilendiği; tevazunun etiketlerin arkasına saklanmadan iyi insan olmanın mayası olduğu; adamların adam gibi adam, kadınların o adamların hanımefendisi olduğu günlerden söz ediyorum. Aşkın halı tezgâhlarına dokunduğu, isimlerin mendillere nakşedildiği, gizlice yüreklere kazıldığı vakitler.

Bugün ise körpe kuzuların boynunda kanarken bıçaklar ve çocuklara gerdek olurken ölüm, yaşanmayan hayatlara inat kurulan cümlelerin boşluğunda intihar ediyor ruhlarımız; biz işin sadece gösterişi ile avunurken. Zira sözün imamesini yitiripsahibinin muradıyla dinlemek yerine kendi zaafları üzerinden anlamaya çalışanlar mesajı kavramaktan uzak oldukları gibi itidal yoksunu iddialarla kendini de başkalarını da ateşe atıyor.

Malum “kapital” dininin icat ettiği günlerden bir gün geliyor yine;

“Dünya Kadınlar Günü”

8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisinin daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başlaması; ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda 120 kadın işçinin can vermesiyle tarihe mal olan olaya karşılık 1910 yılında verilen bir teklif ile; 364 gün boyunca tepesinden inmediği, cebinden çıkmadığı, ailesine hatta yatak odasına kadar girip tüm mahremini avuçlarının içine aldığı “kadın”ı düşünüyor ve sadece “tensel” bir meta olarak algılattığı, cinsel bir argüman olarak sunduğu; bunda da yüzde yüz başarılı olduğu “kadın” için bir gün düşünmüş muktedirler ve adını “Dünya Kadınlar Günü”koymuş.

Ama tarih tekerrür ediyor sadece, üstelik boynumuzun kökünde, nefeslerimizin ölgünlüğünde utançlar biriktirerek.

Tarihten çıkarılması gereken ibret derslerini bugüne ve yarına müfredat kılamayan bakışlar anlamak arzusuyla değil sadece tatmin amacıyla maziyle ilgilendikleri, övüp yüceltmek veya kahredip sövmek ihtiyaçlarını halledince de tarihle hukuklarını bitirdikleri sürece de dün ve bugün aynı perdeye düşecektir.

Yazımın başında sunduğum yaşanmışlıktan yola çıkarak bugünkü aşk, sevgi, birliktelik kavramlarını, hatta bir tık öteye giderek toplumun çekirdeği olan “aile” kavramını ilkin kendi zihin duvarlarınıza çarpa çarpa bir yoğurun isterseniz ve buradan yola çıkarak da ışık hızıyla yiten, yitirilen bu manevi dinamiklerin bugün ortaya koyduğu hezeyana, kırıklığa, bitmişliğe yol alın benimle birlikte;

Evet “Dünya Kadınlar Günü (!)”

Rabbin “erkeğin himayesine” verdiği ama meallerimizde bizzat Allah adına yalan söylenerek “kadınlar dövülebilir” desturunun verildiği; erkek egemen bir toplumda erkeğin kölesi ilan edildiği; “Onlar, size Allah’ın emanetidir” Nebevi ikazına rağmen bırakın emanet olarak algılayamayı idrak yetimliğimizde basiretsizliğin dibine vurduğumuz kadınların günü.

Haydi dönüp bakalım etrafımıza “ben mutluyum, huzurluyum” diyen kaç tane kadın tanıyorsunuz? Ya da bin bir umutla kurdukları aile yuvalarında “sevgi” tohumlarını son ana kadar yeşertme gayreti içinde son noktaya kadar mücadele eden “kadın”ın ailedeki rolü ne?

Ataerkil bir yapının insanlığın varoluşundan hemen sonra ortaya koyduğu adeta “erkek” hegamonyası içinde “kadın” nerede?

Kafalarında yarattıkları adeta bir “erkek ilah” sanrısı içinde kadına biçilen “kölelik” rolünde (kendi nefsim dâhil) kaçımız vebal altında?

Girişte anlattığım yurdum insanının içtenliğine karşılık gelecek kaç kişi tanıyor hafızanız veya kaldı mı artık buram buram vefa, aşk, sevgi kokan bu huzur dolu hikayeler?

Neden annelerimizin, ninelerimizin, babalarımızın, dedelerimizin aşkları, sevgileri, evlilikleri anlattığım yaşanmışlığa nazire edercesine son nefese kadar sürdü sizce?

Var mı bu ve buna benzer onlarca soruya cevabınız?

Sahi hiç göz attınız mı TÜİK’in aile ile “ilgili” istatistiklerine;

Son 10 yılda boşanmalar ne kadar artmış?

Aynı verilerin haykırdığı % 500’lere varan boşanma oranlarında kadınlar nerede?

Peki ya “toplum baskısı”, ”çocuklarının geleceği”, “sığınacak yer bulamamak” endişe ve telaş sarmalı içinde öğrenilmiş çaresizliklerini bir “kader” olarak algılayan kadınların durumu?

Henüz çocuk yaşta “gelin” olan, oldurulan; hayatının baharında çocuğuyla büyüyenlerin yürek yakan dramları? Bu makûs yazgıya başkaldırarak hayatlarını erteleyenler?

Toplumun kanayan her bir yarasına neşter atan; o kanal benim bu kanal senin gezerek oluşturdukları zihin tekeli içinde beyinlerimizi adeta “iğfal” eden ve hemen her konuda allame olan profesörlerimizin, bilim adamlarımızın bu konuda çözüm üretmek adına bir çabalarına şahit oldunuz mu?

TV ekranlarında salya sümük bu din-i mübin-i salt bir menkıbe, hikâye dini haline getiren; onu hayatın atar damarlarında akan bir yaşam tarzı, insan olma çabası olarak sunmak yerine; tapınak dini haline getirmek için var gücüyle çabalayan bezirgânların bu konuda herhangi bir kelam ettiklerini duyan oldunuz mu aranızda?

Rahman’ın “çifter çifter yarattım” ikazıyla; çağlar ötesinden “Kadınlar size Allah’ın emanetidir” Nebevi uyarısına kadar; bırakın kültürel emperyalizmi ile bombalanan manevi değerlerimizi, bizzat içimizdeki fertlerin, toplulukların, stk’ların, bizatihi “dinsel argümanlar” kullanarak ortaya koydukları “kadınları köleleştirme” değirmenine su taşıyarak, hatta hakikati zimmetine alıp başkalarını bâtıl yolların yolcusu ilan edip dinin kârına ortak olan ama mükellefiyetlerinden kaçınan herkesin bu konudaki azabı iman ediyorum ki çetin olacaktır.

Zira iman edip diriltmeye, yaşatmaya talip olmamak, mesajları verip bu mesajlardan zerre kadar nasiplenmemek; O(sav)’nun risaletine iman edip onun gibi olmayı aklının ucundan dahi geçiremeyen, gönlündekilerle hesaba oturabilecek güçten yoksun, sema ağlarken kalbi kuru olan insanların bu yolculuğu yaşatmaya çalışmalarının izahı yok beynimde.

Cinsiyetinin farkına varır varmaz evlilik hayalleri ile büyütülen ve “güçlü erkek, koruyucu erkek, sahiplenici erkek” imajının içselleştirildiği, kadının cinsel bir obje olarak sergilendiği kapital bir kültür içinde büyütülen kız çocuğuna öğretilen çaresizlikle doğurduğunun kölesi yapılan kadının sayfalar hatta kitaplar dolusu dile getirebileceğimiz bu içler acısı tablosunu bir tarafa bırakıp bakalım şu mübarek (!) “kadınlar günü”nde “kadın” ın dünyadaki durumuna;

✔ Kadın cinayet kurbanlarının yüzde 70’i eşleri ya da sevgilileri tarafından öldürülüyor.

✔ Dünyada her 3 kadından 1’i hayatının bir döneminde şiddete maruz kalıyor.

✔ Her 5 kadından 1’i hayatının bir döneminde tecavüz veya tecavüz girişimi kurbanı oluyor.

✔ Dünyada, (ağırlıklı olarak Afrika kıtasında) 135 milyondan fazla kadın sünnet ediliyor.

✔ 320 milyonluk Arap dünyasında her 2 kadından 1’i okuma yazma bilmiyor.

✔ Suudi Arabistan’da kadının oy hakkı 2011 yılında verildi, araba kullanması halen kısmen de olsa yasak.

✔ Dünyada her 3 kadından biri şiddete maruz kalıyor, her 5 kadından biri tecavüze uğruyor ya da tecavüzden son anda kurtuluyor.

✔ Yoksulluk giderek “kadın”laşıyor.

✔ Yeryüzündeki mutlak yoksulluk, açlık sınırındaki 1.5 milyar kişinin yüzde 70’inikadınlar oluşturuyor.

✔ Dünyadaki işlerin yüzde 60’ını yapan kadınlar, toplam gelirin yüzde 10’una; dünya üzerindeki mal varlığının ise yüzde 1’ine sahipler.

✔ Mültecilerin yüzde 80’ini kadınlar oluşturuyor.

✔ Dünya genelinde okuma yazma bilmeyen yetişkinlerin yüzde 67’si kadın.

✔ Eğitim olanağından yoksun 45 milyon erkek çocuğa karşılık, kızlarda bu rakam 85 milyona ulaşıyor.

✔ 700 milyon kadın yeterli yiyecek ve içme suyu ile sağlık ve eğitim hizmetlerinden mahrum.

✔ Birleşmiş Milletler’e üye 191 ülkenin sadece 12’sinin lideri kadın…

Sonuç mu?

İki yıl önce kaleme aldığım ve araştırması yaklaşık altı yıl süren “Hz Havva’dan Günümüze Kadın” adlı iki cilt eserimde kadının tarihsel serencamını ele almış; dinsel terminoloji kullanılarak kadının nasıl köleleştirildiğini ayan beyan gözler önüne sermiş ve  “doğurduklarınızın kölesi olmayın” diye haykırarak eklemiştim;

“Onlar, kendi suçlularını doğurdular. 

Etrafınıza bir bakın hepsi, yetiştirdikleri tarafından taciz ediliyor, yetiştirdikleri şiddet uyguluyor ve tecavüz ediyor. Yetiştirdikleri, aleyhlerinde yasalar çıkarıyor.

Mağara yaşamından(!), gökdelenlere uzanan zamanı, bu zamanın bireylere ne kazandırıp ne kaybettirdiğini düşünün.  Ama kendilerine ulaşan ilahi nimetlerin yüceliğince gitgide çetinleşen imtihanlarla sınanan iffet abidesi Meryem’lerden; Allah’ın bizzat selam gönderdiği Hatice’lerden, vefa timsali Fatıma’lardan, Peygamber’in kördüğümü Aişe’lerden günümüz Havva’larına ulaşan mesajları okuyarak.

İnanın ki; bilgisini, gayretini, hissiyatını, duasını vesile edinerek “kendi çağlarının”göğsüne iyilik, güzellik, doğruluk için; hak ve adalet için, dert ve acıları paylaşmak için omuz omuza verip tohum ekenler kurtulacak, gerisi ne olursa olsun hüsrana uğrayacak ve kaybedecektir…

Zira “ama” ile başlayan hınç dolu itirazlarımızı bastırabilecek yegane silahımız kainatın varoluş sebebi olan “sevgi”dir. Ahaliyi bırakıp kendi gönlümüze dönmekten başka sığınağımız da yok. Aksi halde geleceğe dair beslediğimiz umutlarımızın üzerine bir bardak su içmekten öteye geçemeyiz.

Peki bu işin çözümü ne ?

Aileden başlaması gereken değerler eğitimini yeniden canlandıracak sistemsel, toplumsal ve bireysel önlemler almak tabi.

Çocuklarımıza okullarda beyinlerine ders kitaplarındaki müfredatları boca etmek yerine sevgi ve vicdan kavramlarını ikame ettirecek yaşanmışlıklar sunmalı, yetişkinler olarak terbiyenin model olma yolundan geçeceğini idrak etmek zorundayız.

Sayısı her geçen gün artan şiddet olaylarının asıl sebebi olan öfke, saldırganlık, sosyal güvensizlik zemini oluşturan, aile birliğine zarar veren ve şiddete teşvik eden medya argümanlarının halka yayılmasının önüne geçmeliyiz ki kanımca yaşanılan vahşet görüntülerinin medyaya yansıması bile başlı başına bir infial ve nasıl bir ruh haline sahip olduğumuzun göstergesi.  

Evet, insanlar kullanmaya alıştıkları herşeyin Allah’ın nimeti ve emaneti olduğunu, bununla kendilerinin ve çevrelerindeki insanların sınandığını unuttular. En sonunda da gözlerinin gördüğü, ellerinin yettiği herşeyi kendi malları zannettiler. Düzenlerini devam ettirmek için de cahiliyye döneminde olduğu gibi halkı fırkalara ayırdılar ve sahip oldukları imkanlarla ahalinin gözünü boyama uğraşına girdiler.

Alemlere rahmet olanın deyimiyle yalnızlığın özgürlüğüne, imanın samimiyetine, aşkın yarasına ve derdin mucizevi gücüne talip olmanın bedeli ağır, yolu meşakkatli.

O yüzden demişti ya bilseler yapmazlardı diye.

Bilselerdi dua için arşa kalkan  eller ile eziyetlerin en kötüsüne niyetlenen eller aynı olur muydu?

Peki bilginin bunca kolay ulaşılabildiği bir çağda gerçekten “bilmiyorduk” bahanesine sığınmak sizin de aklınızın midesini bulandırmıyor mu?

Haddinden başka herşeyi bilen günümüz insanı Muhammedi davetin binbir güçlükle yerleştirdiği tüm değer, inanç, hedef ve idealler teslimiyete kör, kulluğa sağır, gölgelerin esiri olmuşların gözü önünde değiştirilirken huzur-u ilahide “bilmiyorum” diyebilir mi gerçekten?

Doğrudur, vakit kişinin kendi gölgesinin üzerinden atlayıp yüzünü nereye çevireceğini bilmesi gereken bir vakit.

Bu yüzden de niyazlar herşeyin özüne vakıf olana. Her varın aşikâr ettiklerini de gizlediklerini de O bilir, varlığın her hal ve ahvaline o hükmeder. O’na duyduğumuz tevekkülle “Allah bize yeter!” sözlerini dalga dalga semaya bırakırken peşin çalışan tüccar diliyle değil, sadece hayra ve rıza makamına talip bir gönülle arşa hicret etmek lazım.

Bu yüzden de “güven adası” olması gereken müslümanı ve bu mümbit coğrafyayı bu hale getiren sebepleri büyük bir cesaret ve samimiyetle ele almalı; ünvanlarına unvan katmakla meşgul akademisyenler, milletin başına din adına menkıbe boca eden bezirganlar, öğretmenler, muktedirler, sorumlulardan başlamak üzere yediden yetmişe bir bilinç ve şuur oluşturmak adına sevgiyi, birliği, beraberliği, emanet bilincini inşa edecek ve toplumun tamamını ötekileştirmeden, ayrıştırmadan kucaklayacak çalışmalara bir an evvel başlamalıyız.

Koskoca güneşi cılız kıvılcımlarla değişenler ve yetinmeyip bir de ışığa küfredenler yüzünden bu hale gelen toplumun girdiği anafor, ancak sabır ve metanetle lehimize çevrilebilir. Dün, taşlara tapan Ebu Cehil misali mert kâfirlerle sınanıp dirayetini gösteren bu ümmet; bugün gönüller yıkan ama buna rağmen camileri gökyüzüne yükseltme yarışında olan iman sahipleriyle başbaşa çünkü. Biliyorum ki, fitnenin karşısında durabilmek için öncelikle kargaşaya son verip gönülleri birlemek lazım.  Bunun için de “çelikleşmiş” bir sabra ihtiyaç var. 

Unutmamalıyız ki;

Saflığı arayan gönüller ve hakkaniyete bakan vicdanlar inşa etmeden hak aramak, zulmü ortadan kaldırmaz. Nitekim yaşanan bu ahval ile asırlardır her fırsatta dünün mazlumları yarının zalimleriyle yer değiştirmektedir. Haklarını aramayı ve Allah’ın kendilerine çizdiği hududun nerede tükendiğini bilmeyenler kendilerini Hakk’ın emrine sunamaz; ilim ve idraki olmayan bir nefis ise, hangi durumda kime merhamet edeceğini ve nerede durması gerektiğini bilemez!

Bu yüzden yapmamız gereken şey nefsimizi kendimize imam kılıp onun dipsiz heva kuyusuna düşmek yerine; onu vicdanın öğrencisi kılıp içimizdeki kiri pası temizleyip çevremize sevgi, şefkat, rahmet, merhamet ve en çok da adalet tohumları serpiştirmek olacaktır. 

Müebbet muhabbetle…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Çevirin